
Eskişehir’de bir anıt isim, bir anıt mezar
BEHİÇ ERKİN
Â

Herkesin bildiği ve yeri geldiğinde dile getirdiği bir gerçek vardır:
"Türkiye Cumhuriyeti’ni Mustafa Kemal ve silah arkadaşları kurdu."
Ulu Önder Atatürk’ün önderliğinde bu ülkenin gerek düşman işgalinden kurtulması, gerek istiklalimizin temini, gerekse de Cumhuriyet’imizin sağlam temeller üzerinde kurulup yükselmesini sağlayan, bütün hayatlarını kurdukları devlete adayan silah arkadaşları.
Bu silah arkadaşlarından her biri hem savaş zamanında, hem de genç Türkiye Cumhuriyeti’nde çok kritik mesuliyetler yüklenmişlerdir. Bu kıymetli insanlardan bazıları ön plana çıkmayı, bazıları ise arka planda kalmayı tercih etmişlerdir.
İşte bu yazıda gerek Çanakkale Harbimizde, gerek Kurtuluş Savaşımızda, gerekse de genç Türkiye Cumhuriyeti’nde çok kritik görevler üstlenen, Mustafa Kemal’in en iyi arkadaşlarından biri olan, tarihteki anılma şekli ile Behiç Bey’i, yani Behiç Erkin’i anlatacağım. Onu büyük oranda kendisi ile ilgili basında çıkan yazılar ve aldığı madalyalar ile anlatmaya çalışacağım.
Atatürk 10. yıl marşı hazırlanıp ilk defa kendisine sunulduğu zaman, bu marşı çok beğenmekle beraber, bir mısrasını değiştirme zorunluluğu hissetmiş ve değiştirmiştir.
"Yurdun her bir tepesinde dumanlar tütüyor" mısrasını, 10. yıl marşından çıkarmış, yerine kendisinin şahsen yazdığı şu mısrayı eklemiştir:
"Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan"
Bu mısrayı yazdıktan sonra da yakın arkadaşı Behiç Bey’e:
"Sizin emeğinizin karşılığı değildi, değiştirdim" diyerek, kendi yazdığı mısrayı ona okumuştur. Behiç Bey’de "Bu yüksek lütfunuzdan dolayı çok teşekkür ederim" diye cevap vermiştir.
İşte Behiç Bey’in hikayesi budur:

DEMİR AĞLAR
Bu günün insanının anlaması zor biraz. Uçak var, araba var, ulaşım çok ama çok çeşitli ve kolay. Oysa sadece 1800’lerin ikici dönemi ile 1900’lerin ilk 30 yılında, bu topraklardaki tek ulaşım aracı demiryolları idi, demir ağlar idi, eski deyimi ile şimendiferlerdi, şimendifer kumpanyaları idi.
Bu vatan topraklarındaki demiryollarını ise biz Türk’ler hiç işletmemiştik. Hep yabancı şirketler işletmişti demiryollarımızı, idarede de hep gayrı Müslim’ler vardı. Biz Türk’ler ise hep işçilik kısmında çalıştırılmıştık.
Demiryolları sanıldığı gibi sadece dönemin tek ulaşım aracı değildi o tarihlerde, belki halk için öyleydi ama emperyalist ülkeler için Osmanlı’yı çökertmede kullandıkları en önemli finansal silahlardan biriydi.
Hem bu demiryolu inşası için kredi verip Osmanlı’yı daha da borç batağına batırıyorlar, hem işletmesini kendileri yapıp işletmenin zarar etmeme garantisini yaptıkları anlaşmalarla sağlıyorlar, hem de imtiyazlar adı altında korkunç bir kaynak sömürüsü gerçekleştiriyorlardı.
O kadar ileri gitmişlerdi ki, Osmanlı halkını "Türkler demiryolu işletemez" diye inandırmışlardı. Türkler sadece ray işçisi, makas işçisi olabilirdi, ne idarede yer alabilir, ne de işletmenin sahibi olabilirdi.
O subay 1903 yılında ilk defa ordu tarafından kurulan İltisak (Birleştirme) Hattı Muhafız Kuvvetleri Müfettişi görevine atanan Kurmay Kolağası (Kıdemli Kurmay Yüzbaşı) Behiç Bey’di.
Behiç Bey’in iki özelliği Ordu Kumandanı Müşir (Mareşal) Hayri Paşa’nın bile kulağına gitmişti: Çalışkanlığı ve disiplini.
1906 senesinde bu genç Osmanlı Subayı sıra dışı bir rapora imza atarak, tarihe ilk demiryollarında ulusallık kaydını düştü:
"Demiryolu işletmesinde gayrimüslimler değil Türk memurlar kullanılmalıdır ve işletme lisanı Fransız dili yerine Türk dili olmalıdır."
Behiç Bey 8 yıllık demiryolu tecrübesi esnasında, bir çok yanlışlığa şahit olmuş, bunları kendine dert edinmiş, bunların doğrularını maaşından biriktirdiği paralarla getirttiği yabancı kaynaklı kitaplardan araştırmış, senelerini verdiği bu araştırmaları da, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir Türk’ün yazdığı ilk ve tek esere imza atarak kitap haline getirmiştir:
"Demiryolunun Askerlik Açısından Tarihi, Kullanımı ve Teşkilatı"
Kader Türk milleti ve Behiç Bey için ağlarını demirden örmeye başlamıştı.
Çünkü gerek dillere destan disiplini ve çalışkanlığı, gerek 1903 senesinden beri atandığı görev olan demiryollarına kendini adaması, gerekse de senelerce büyük emek verdiği kitabı, yani demiryolu bilgisi ve tecrübesi Behiç Bey’i Türk milletinin ölüm kalım savaşları olan Çanakkale ve İstiklal Harpleri’nde kader ve Mustafa Kemal ona tüm cephe sevkiyatlarını yapma sorumluluğunu yükleyecekti.
Bu öyle bir sorumluluktu ki, yapılacak en ufak bir hata cephelerdeki başarısızlık olarak neticelenecekti hemen. Nitekim Balkan Harbi esnasında tecrübe edildi ki, bir çok defa asker A noktasına, kurmay heyet B noktasına, cephane ve erzak ise C noktasına gönderilerek daha savaşamadan bile mağlup olduğumuz bir çok cephe oldu.
Behiç Bey III. Ordu’da her manevrada aynı çadırda kaldığı yakın arkadaşı Mustafa Kemal’e bir defasında demiryolları ile ilgili bir Fransız kitabında yazan, bir Rus generalinin tespitini anlattı:
"Harpte iki cephe vardır, ilki sevkıyat, ikincisi düşmanla çarpışma. Sevkıyattaki muvaffakiyet cephedeki muvaffakiyetin zeminidir, zemin sağlamsa cephe sağlamdır, zemin kaygansa cephe her sonuca açıktır"
Bu konuşmayı yaptıktan kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Trablus’a tayin oldu Derne Komutanı olarak, Behiç Bey İstanbul’daki Ordu Dairesi’ne İkmal Şubesi Müdür Yardımcısı olarak. Mustafa Kemal Derne’den düzenli olarak mektup gönderdi Behiç Bey’e. Gerek savaş alanlarında yaşadıklarını yazdı, gerekse de memleketin gidişatından olan endişesini paylaştı mektuplarında.
Kader bu ikiliyi ikinci defa Çanakkale Harbinde bir araya getirdi. Biri Gelibolu’da cephedeydi, Anafartalar komutanıydı, öbürü İstanbul’da Ordu Dairesi Başkan Yardımcısı, biri cephede taarruzu değil ölmeyi emrediyordu, öbürü de onlar ölünceye kadar geçecek olan zaman zarfında takviye kuvvetleri yetiştirmeye çalışıyordu cephelere.
Gelibolu Ordu Kumandanı Mareşal Liman von Sanders’in Kurmay Başkanı Kazım Bey (Kazım İnanç Paşa) Behiç Bey’e Çanakkale Harbi ile ilgili aldığı madalyalarla ilgili şu açıklamayı yapar:
Mareşal Liman von Sanders "Ordu Dairesince Gelibolu Yarımadası’ndaki ordumuzun asker ihtiyacını bu kadar muntazam idare ederek zafere büyük katkı sağlayan kimdir" diye sordu.
Bizde "Behiç Bey" dedik.
Kader Mustafa Kemal ile Behiç Bey’i kısa zaman sonra 5 Temmuz 1920’de Ankara’da tekrar bir araya getirir. İngilizlerden kaçarak Anadolu’ya geçen Behiç Bey, Bursa’da İsmet İnönü’den bir telgraf alır. "Mustafa Kemal ile beraber Anadolu’ya geçtiğinin mutlu haberini aldık. Mustafa Kemal derhal Ankara’ya gelmenizi istiyor."
Mustafa Kemal, Behiç Bey’den İsmet İnönü’nün Genel Kurmay İkinci Başkanlığı teklifine rağmen, demiryollarının başına geçmesini şu cümle ile istemiştir:
"Siz cephelere askerlerimizi getirmekte muvaffak olun ki, ben de cephelerde muvaffak olayım. Bu sebepten dolayı Erkan-ı Harbiye İkinci Reisliği yerine demiryollarının başına geçmelisiniz."
Mustafa Kemal cephelerdeki başarısını doğrudan etkileyecek olan ama kendi bilgisi ve kontrolü dışında olan, savaşın gidişatını müspet veya menfi doğrudan etkileyecek olan cephe sevkiyatlarını çok iyi tanıdığı ve her şeyden önemlisi de, güvendiği, yakın arkadaşı Behiç Bey’e emanet etmeyi uygun gördü.
İngilizler Eskişehir’den geri çekilirken en yeni ve bakımlı olan lokomotiflerle vagonlarla beraber işletmenin kasasındaki yegane sermaye olan 20.000 Lira’yı da çaldıkları için Behiç Bey’in karşı karşıya kaldığı durum kelimenin tam anlamı ile yokluktu. Kurtuluş Savaşı sürerken işletmeyi çalıştıracak tek kuruş yoktu Behiç Bey’in kasasında, lokomotifi bozulsa yedek parçası yoktu, bulsa alacak parası yoktu, kömür yoktu, odun kullanmak zorunda idi, odunu bulmak ise büyük bir marifet, vatanı müdafaa edecek kuvvetleri cepheye sevk edecek odunu bulduğunda, Ticaret Bakanlığı izinsiz odun kesiminden mahkemeye vermişti Behiç Bey’i, işletme dilinin Türkçe olmaması sorunu, işletme çalışanları arasında devede kulak olan Türk çalışanı ile de birleşince, eldeki birkaç külüstür lokomotif ve vagondan oluşan trenleri işletmek işi ikinci bir savaş verilmesini gerektirmiştir. Bu demiryolu savaşının başkomutanı Behiç Bey’di. Sayın Turgut Özakman Behiç Bey’in İstiklal Harbi esnasında başardığını, "bir lojistik mucizesi" olarak tanımlamaktadır. Bu hikaye her ne olursa olsun düşmandan vatanlarını kurtaracakları inancına odaklanmış, bir ölüm kalım savaşının içinde, savaşın neticesine etkisi itibarı ile lokomotif kazanın sıcaklığında ateşten gömleği giyen ulusal demiryolculuğumuzun kuruluş hikayesiydi. Bu ateş yıllarının sorumluluğunu sırtında taşıyan komutan, Mustafa Kemal’in ordusunu cephelere taşımak için elde kalan bir avuç kara trenleri emanet ettiği Behiç Bey, Büyük Taarruz’un başladığı dakika Ankara Hükümeti’nden bir telgraf aldı:
"İş bu dakikadan itibaren bütün millet fedakar şimendifercilerimizi Allah’tan sonra, kahraman ordumuzun yegane muin-i zaferi (zaferin biricik yardımcısı) görmektedir"
Bu telgraf Büyük Taarruz’un başladığı an Türk Milleti’nin gözünde demiryolcuların üstlendikleri sorumluluğu en iyi ifade eden resmi belgedir.
Demiryolcularda milletin kendilerine olan güvenine layık olabilmek için savaş esnasında günde 20 saat çalıştılar, kurşun yağmuru altında hattı kesen düşman süvarilerinin ve Milli Mücadele karşıtı vatan hainlerinin üzerine lokomotifi sürdüler, düşman bombardımanı altında bile lokomotiflerini terk etmediler. Düşmanı kaçarken toparlanıp savunma hattı oluşturamasın diye ordumuzun hızı için Fevzi Çakmak, Behiç Bey’e sordu, "Afyon’a kaçgünde gireriz?" diye. Düşman çekilirken her bir metrekare rayı tahrip ederek söküyor, köprüleri yıkıyordu. Demiryolcular sadece ordumuzu taşımakla kalmadılar, aynı zamanda o yoklukta düşmanın yok ettiği demiryolunu da yapmak zorunda kaldılar. Behiç Bey bütün bu zorluklara rağmen Fevzi Çakmak’a söz verdi:
"9 gün sonra Afyon’a gireriz". O güne kadar hiç yapılmamış bir yöntem uygulayarak düşmanın yok ettiği hattı, tam 3 değişik noktadan ayrı ayrı ekiplerle sıfırdan döşeterek söz verdiği üzere 7 eylül günü her tarafı kurşun izi bir lokomotifin önünde, asker ve cephane dolu vagonlarla beraber Afyon’a girdi Behiç Bey.
Savaş bittikten sonra, TBMM Behiç Bey’i hem "Meclis Özel Takdirnamesi" ile onurlandırdı, hem de "İstiklal Madalyası" ile zaferin kazanılmasındaki payını resmileştirdi.
Savaş bitmişti bitmesine ama Behiç Bey’i bu sefer başka bir savaş beklemekteydi. Çünkü başta İsmet İnönü ve Nafıa Vekili Muhtar Bey olmak üzere, kamuoyu dahil bir çok insan demiryolu işletmesinin tekrar yabancılara verilmesini daha uygun buluyorlardı. Behiç Bey ise kesinlikle demiryollarının millileştirilmesi fikrinde idi. Tam altı ay süren bir mücadele verdi. Yeri geldi Tanin Gazetesi’nde Mühendis Mustafa Hulusi takma adı ile millileştirme lehinde yazılar yazıp kamuoyu oluşturdu, yeri geldi tüm önemli gazetecileri bir araya toplayıp tren seyahatine çıkardı, yeri geldi kendisini Gazi Paşa’ya şikayet edenlere karşı, Mustafa Kemal’e "Sizin eserlerinizin bir parçası olan, bizim demiryollarımızı nasıl idare ettiğimizi kamuoyuna gösteriyorum"dedi, yeri geldi kendisini Meclis’te her gördüğünde "Yine propaganda yapmaya mı geldiniz" diyen İsmet İnönü’ye "Gerekirse senet imzalar veririm" dedi ve bu mücadelenin sonunda nihayet, 1850’lerden beri vatan topraklarımızdan geçen demiryollarının sahibi resmen biz Türk’ler olduk.
24 Aralık 1925 günü İçtihad isimli dergide Behiç Bey’in milletvekilliği ve Bakanlığı ile ilgili bir yazı çıktı:
"Cumhuriyetin fazilet hükümeti ve fazilet hükümetinin şanı ve onuru gereği olarak fazilet sahibi, fazilet ehli kimseleri bulup layık oldukları işin başına koymak olduğuna göre, bundan daha doğal olanı ve daha yüreklendirici başka bir şey olamaz."
Behiç Bey’i bir çok seneler iş başında gördük. Geçmişi anlayışı, yöneticiliği daima takdire ve övgüye layık olmuştur. Behiç bey Avrupa, hatta Amerika kafası ile iş gören nadir şahsiyetlerimizden biridir. Behiç Bey’in aklı, bu çağın istediği ve özellikle yeni Türkiye’nin muhtaç olduğu akıllardandır. Behiç Bey sakin, mütevazı ama verdiği karar ve attığı adımda ısrarla yoluna devam eden aydın ve yüksek bir enerjidir."
1 Mart 1927 günkü Demiryolu Dergisi’nde ise Türk Demiryolcular Behiç Bey’i "Türk şömendifercilerinin babası" ilan ettiler.
1 Eylül 1928 günkü Demiryolu Dergisi’nde ise Türk Demiryolcular şunu yazdılar:
"İdarenin genelinde ve her şubesinde görülen hayat, intizam hep sizin ölmez eserinizdir. Vücuda getirdiğiniz şu varlık karşısında demiryollarımızın sadece mensupları değil, hareket eden tüm parçalarının, binalarının ve kurumlarının, hatta tek bir rayının bile dili olsa konuşsa, size teşekkür ederdi."
Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmez bir milli politikası oldu demir ağlar, ulusal güvenliği, ulusal bütünlüğün bir simgesi haline geldi.
Atatürk, Behiç Bey’den hep aynı şeyi istedi, "Bir karış fazla demiryolu", Behiç Bey’de tam 25 yılını verdiği demiryollarında hep bu gaye ile çalıştı, demir ağlarla vatanı örmek. İşte bu sebeplerden dolayı Ulu Önder Atatürk, Faruk Nafız Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar 10. Yıl Marşı’nı yazıp getirdiklerinde bir mısraya müdahale etmek zorunda hissetti, o mısrayı çizdi, yerine kendi el yazısı ile bir mısra yazdı, yakın arkadaşı Behiç Bey’e de "Sizin emeğinizi iyi ifade etmiyordu öbür mısra, değiştirdim" dedi ve kendi yazdığı mısrayı okudu: "Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan"
Behiç Bey ülkemizde bir çok önemli ilklere imza attı Bakanlığı esnasında:
Ankara’ya tarihte ilk defa elektrik ve havagazını o getirdi, ülkede ilk kamu müzesini o kurdu, ilk demiryolu okulunu o açtı, ilk muhtariyet ( özerklik ) fikri ve kanunu o çıkardı, ilk uluslararası kongreyi o düzenledi.
Ama genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlam temeller üzerine oturtulması için gerçekleştirdiği en değerli işler, bugün bile hala ülkemizin en önemli ve güçlü kurumlarının başında gelen, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kurucusu, Emekli Sandığının kurucusu ve tabiki T.C.D.D.’nın kurucusu olmasıdır. Bu üç dev kurumunda resmi kurucu imzasına sahiptir ki, "Bu ülkeyi Mustafa Kemal ve silah arkadaşları kurdu" deyiminin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha yapılan işlerden görebiliyoruz.
Ancak Behiç Bey bu önemli işleri yaparken yeri geldi, birçok kişi ve kuruma karşı büyük mücadeleler vermek zorunda kaldı.
Bu sebepten dolayı Türk Tarih Kurumu’na bağışladığı HATIRAT’ında çok önemli bir not düşmüştür:
"Bugüne kadar ne yapabildiysem, hepsi ATATÜRK’ün teveccühleri sayesinde olmuştur."
Hayatı boyunca demiryollarından hiç kopmadı, kopamadı, ne demiryolcular babaları ilan ettikleri Behiç Bey’i unuttular, ne de Behiç Bey, tüm hayatım ve ailem dediği demiryolları ile demiryolcuları.
13 Kasım 1961 günkü Cumhuriyet Gazetesi şu başlığa yer verdi:
"Kaybettiğimiz Değerler: BEHİÇ ERKİN" başlığı altında "Memleketin büyük ve kıymetli evlatlarından biri olan Behiç Erkin’in cumartesi sabahı hayata gözlerini kapadığını radyo yayınlarından derin bir teessür ile öğrenmiş bulunuyoruz. Atatürk’ün yakın mesai arkadaşlarından biri olan Behiç Erkin’in Balkan Harbinde ve I. Dünya Harbinde olsun, İstiklal Savaşında olsun memlekete ve millete yaptığı hizmetler pek büyük ve mühimdir."
24 Kasım 1961 günü de Vatan Gazetesi hüzün dolu bir başlık attı:
"Mustafa Kemal’in arkadaşlarından birisi daha öldü: Behiç Erkin" ve şöyle devam ediyordu yazı: "Inkilap Hükümetinin ve Atatürk’ün etrafındaki aydın ekibin kuvvetli bir icraat adamı olarak tanınmakta idi. En büyüğünden en küçüğüne kadar herkes tarafından büyük bir saygı ve takdir görmekte, her yerde asil ve kibar hareketleri, yüksek meziyetleri ile tanınmakta idi. Türk Halkına karşı hizmet ve vazifelerini elinden geldiği derecede yapmış insanlara mahsus bir vicdan huzuru içinde aramızdan ayrıldı. Onun çalıştığı müesseselerde, gördüğü vazifelerde, kendisine bugün ve yarın halef olacak kimseler, gelecek nesiller, onu hizmetleri, şerefleri ve başarıları ile mutlaka ve daima minnet ve şükran hisleri ile hatırlayacaklardır. Ruhu şad olsun!"
Bu anıt isim kendini ahirete kadar Eskişehir’lilere emanet etmiştir ve Enveriye tren istayonunun arkasındaki arazideki Anıt Mezar’da yatmaktadır Behiç Erkin.
Â
Emir KIVIRCIK
Â
Portre 10dakika EskiÅŸehir
Â
Â
(4 Oylar)


